13 Eki 2017



İsviçre 
Mart 2017

Bir şehre gittiğimde, bana hissettirdiği duyguya göre orayı bir kelime ile tanımlamaya çalışırım. İsviçre için bu kelime ise “Güven”. Ülkenin herhangi bir yerinde başınıza bir şey gelmeyeceğinden, planınızın aksamayacağından gittiğiniz ilk dakikadan itibaren emin oluyorsunuz.

Özellikle saatlere olan düşkünlükleri, saat tutkunu bir insan olarak beni benden aldı. Her yerde büyük saatler ve tabi ki dünyaca ünlü saatçileri bulunuyor. Bu kadar çok saat olunca da dakik olmamaları mümkün değil herhalde. 5 gün boyunca tek bir kez bile özellikle toplu taşımada planlanan tablonun dışına çıkmadı bir saniye bile. Onlarca kez tren kullandım ve her defasında hayret ettim. Avrupa ülkelerinin saat konusunda hassas olduğunu hepimiz biliyoruz ama İsviçre’yi bunun üzerinde düşünün.

Hayret ve hayranlık kısımlarını geçersem eğer İsviçre gezisini nasıl planladım, nelere dikkat ettim neleri karşılaştım kısmına geliyorum.

Biletimi Pegasus’un kış dönemi kampanyasından oldukça uygun bir fiyata, Mart ayı için Zürih gidiş – geliş aldım. Vizeyi ise direkt olarak İsviçre’den değil, Mayıs ayında Almanya'ya seyahat planım olduğundan dolayı Almanya’dan aldım. Zaten İsviçre için hem zor hem de kısa süreli vize veriyor diyorlar ama ne kadar doğru bir yorum bilemiyorum, kendim tecrübe etmedim.

Otel fiyatlarına ilk baktığımda aman allahım bu fiyatlar ne böyle dedim gerçekten. İsviçre için pahalı bir ülke diyorlar kısmen doğru tabi. Ama daha sonra booking.com’dan detaylı ama çok çok detaylı bir inceleme yaptığımda Casa Heinrich Guesthouse’u buldum. 4 gece 3 kişi için 1.500 TL gibi uygun bir fiyata kaldık ve oldukça da güzel bir oteldi. Aslında otel demek doğru olmaz, 1 odası, mutfağı ve banyosu olan apart diyebilirim. Rezervasyon manuel yapılıyor, resepsiyon gibi bir anlayış yok. Daha önce yapmadıysanız bu durum biraz karmaşık olabiliyor. Orada bir görevlinin gelmesini bekleyen çok sayıda misafir gördüm. Bunu bilerek gitmeniz gerekiyor, sonra sürpriz olmasın. 

Otelin konumu çok iyi. Hemen 200 metre uzaklıkta Migros var. Evet Migros (Migros mu dediğinizi duydum sanki) İnanılmaz hayat kurtarıcı. İsviçre için kısmen pahalı demiştim ya işte “kısmen” i “kısmen” yapan yeme içmeyi Migros’tan ucuza getirmeniz. Otelde mutfak ve mutfakta da ihtiyacınız olan her türlü eşya olduğu için marketten alın ve odanızda hazırlayın. Ayrıca Migros’u tam karşısında merkez istasyona ulaşabileceğiniz tramlar geçiyor. Eğer binmek istemezseniz yürüyerek 10 dk içinde merkez istasyona ulaşabiliyorsunuz.

Ve benim gitmeden en çok araştırdığım, kafa karışıklıkları yaşadığım konuya geliyorum; ulaşım. İsviçre’de ulaşım gerçekten pahalı ama ulaşım sistemi harika. Gitmeden önce mutlaka bu siteyi kontrol etmelisiniz. Sistemi çözdüğünüzde işiniz kolaylaşıyor. Sadece bir şehirde kalacaksanız eğer o şehrin city kartlarını alabilirsiniz hem böylece müzelere ve gezilecek diğer yerlere ya ücretsiz ya da indirimli girme hakkı kazanırsınız. Ayrıca bu kartlarla tüm ulaşım sistemleri de ücretsiz oluyor, istediğiniz kadar araç değiştirip, istediğiniz yere gidebilirsiniz. Eğer İsviçre’de yaşayan bir tanıdığınız varsa ve onun da yıllık kartı varsa siz de %50 indirim kartları alarak onun ulaşım kartından yararlanabilirsiniz böylece yarı yarıya maliyeti indirebilirsiniz. Ama maalesef ki bizim tanıdığımız yoktu ve 3 günlük tüm ülkenin ulaşım ağını kapsayan biletlerden aldık. 3 günlük “Swiss Travel Pass” bir kişi için 2. sınıf 216 CHF (İsviçre kronu) 1 CHF = 3.60 TRY ydi bizim gittiğimiz tarihte tekrar travma yaşamamak için çarpmıyorum, siz çarpın lütfen :) Tamam kabul ediyorum, travel pass i alırken elim titredi, gözlerim doldu ama gördüklerim, gezdiklerimden sonra dedim ki verdiğim her kuruş helali hoş olsun :) Satın alma işlemini gitmeden internet sitesinden ya da orada satış ofislerinden alabilirsiniz, ikisi arasında herhangi bir fark bulunmuyor.

Travel kartlarınızı aldınız peki sistem nasıl işliyor? İnternet sitesinden örnekler vericem. (Benim sık kullanılanlarımda hala duruyor :))

https://www.sbb.ch/en/home.html ye giriyorsunuz karşınıza aşağıdaki ekran çıkıyor (aynı yere timetable sekmesinden de ulaşabilirsiniz) Nereden nereye gitmek istiyorsanız from ve to kutucuklarına yazıyorsunuz, gitmek istediğiniz tarih ve saati de girip “search for connection” diyorsunuz. 



Karşınıza aşağıdaki ekran çıkıyor. Burada hangi güzergah üzerinden ve kaç saatte gideceğini görebilirsiniz. IR ve IC (hızlı ve yavaş) ayrımları var ama Swiss Travel Pass le istediğinize binebilirsiniz.


Size en uygun olan rota ve saati seçiyorsunuz; talimatları gösteren ekran açılıyor. Mesela burada Zürih Merkez İstasyon’un 31. Peronundan 12:02 ‘de kalkıyor (gerçekten de tam 12:02’de kalkıyor) ve 12:58’de (gerçekten de 12:58’de varıyor) Bern merkez istasyonunun 5. Platformunda iniyorsunuz. Daha sonra da Bern merkez istasyonunun 4. peronundan 13:04’de kalkan ve Direkt Interlaken’e giden trenine biniyorsunuz. Tekrar söylemek isterim ki bu saatler dışına asla ama asla dakika bile fark etmeden çıkmıyor. 12:57’de Interlaken’de olacak yazıyorsa 12:57’de ordasınız. İnanın ülkenin neredeyse yarısını dolaştım ve onlarca kez tren değiştirdim Alp köylerindeki teleferikler de dahil olmak üzere, bir kez bile bu saatlerin dışına çıktığını görmedim. Gerçekten müthiş bir sistem ve bu sebeple de güven içinde yolculuk yapıyorsunuz. 


Tüm bu detaylardan sonra artık şehirleri gezebiliriz.

Biz gezi boyunca Zürih’te kaldık ama Bern’de kalmak daha akıllıca olurdu. Çünkü Bern ortada kalıyor. Nereye gidersek gidelim hep Bern’den aktarma yaptık. Gezi ile ilgili tek pişmanlığım budur :) Zürih Bern arası yaklaşık 1 saat. 


Haritada gezdiğimiz rotayı işaretledim; yuvarlak bir daire çizdik. Gördüğünüz gibi Bern ülkenin tam ortasında eğer orada kalsaydık son gün Cenevre’yi de gezebilirdik. Orası da bir daha ki sefere artık :) 




Eğer siz de böyle bir rota izleyecekseniz tavsiyem ya Bern’de kalın ya da her şehirde kala kala ilerleyin.

Biz bir gün Zürih’ten Bern- Interlaken - Luzern yolunu izledik, diğer gün ise Bern – Basel yolunu izleyerek tam bir daire çizdik. 

Gezimizin ilk durağı ve bize ev sahipliği yapan Zürih

Zürih, oldukça sakin, güvenli, zengin ve rahat bir şehir. Gezilecek birçok yeri ve yapılacak birçok aktivitesi var. Eğer burada birkaç günden fazla kalacaksanız Zürih Card almanızı öneririm böylece müzelere ve çeşitli aktivitelere indirimli ya da ücretsiz katılırsınız.

Zürih’te hatta İsviçre’nin genelinde dükkanlar cafe ler saat 17:00 – 18:00 arasında kapanıyor sadece Salı günleri hariç. Salı günleri 21:00’e kadar açık her taraf; şehir Salı günü hafta sonundan çok daha canlı ve kalabalıktı. 




Gezilecek yerler hakkında kısa bilgiler;

Altstadt

Her şehirde olduğu gibi Zürih’te de old town bulunuyor. Bu bölgede dar sokaklarda eski evlere sıkça rastlıyorsunuz. Aynı zamanda bu bölge alışveriş ve eğlence bölgesi. Bir çok ünlü marka ve gece kulüpleri bu bölgede yer alıyor.







Görülecek tarihi yapıların çoğuna Altstad üzerinden çizdiğiniz rota üzerinden ulaşıyorsunuz. Buradan başlayarak bir rota oluşturursak sıra ile gezilecek yerler;


Parade Square

Zürih’in ünlü meydanlarından olan Parade Square’de birçok banka, butik mağaza, cafe ve otel bulunuyor. Ayrıca bu meydanda Confiserie Sprüngli nin mağazasına uğrayabilir ve nefis tatlara ulaşabilirsiniz. 




Fraumünster

Zürih’in en eski yapılarından olan bu kilise Aman Kralı Lois tarafından 853 yılında yaptırılmıştır. Romanesk ve Gotik mimarisinin bir kombinasyondur. Kilise özellikle vitray pencereleri ile ünlüdür.




​Water Church

Zürih’in ana kiliselerinde Fraumünster ve Grossmünster’in arasında kalan bu kilise 1250 ve 1256 yılları arasında yapılan ve diğer büyük kiliselere göre daha küçük olan bir yapıdır.

Grossmünster

Limmat nehri üzerindeki Münsterbrücke’den geçtiğinizde karşınıza çıkan prostestan kilisesidir.

St Peter’s Church

Grossmünster’den sonraki durak ise St Peter’s Church. Limmat nehrinin güney kıyısında bulunmaktadır ve bir saat kulesine sahiptir. Saat yaklaşık 9 metre çapındaki boyutuyla Avrupa’nın en büyük saati unvanına sahiptir. İç dekorasyonu Barok tarzıdır. Ayrıca çevresindeki binalar ve sokaklarda da şehrin tarihini koklayabilir ve güzel fotoğraf kareleri yakalayabilirsiniz.









​Bahnhofstrasse

Zürih’in en büyük caddesi Bahnhof aynı zamanda dünyanın en pahalı caddelerinden birisidir. Dünyaca ünlü bütün ünlü ve pahalı markaların ultra lüks mağazaları ve ayrıca ünlü İsviçre saat markalarının şık mağazaları bulunmaktadır. Oldukça uzun bir caddedir ve cadde boyunca yürüdüğünüze bir yerinden mutlaka Zürih Merkez İstasyonu na ulaşabiliyorsunuz :)





Augustiner Street

Bahnhofstrasse üzerinde tabelasını göreceğiz, Zürih’in simgesi bu sokak mutlaka görülmesi gereken yerler listenizde olmalı. İsviçre bayraklarının dalgalandığı, cumbalı ve rengarenk evlerin bulunduğu bu sokak size tarihi bir yolculuk yaptırıyor. Bahnhofstrasse ve St Peter’s Church’ bağlantılı ara sokaklar var. Tam ortasında ise bir çeşme bulunuyor. Bizim olduğumuz zamanda çeşmenin içinde kocaman rengarenk güller bulunuyordu ve gerçekten büyüleyiciydi. Güller her zaman var mı yoksa ben oraya gittiğim için bana mı özel yapılmıştı bilemiyorum :)




​Zurich Main Station

Augustiner Street’den tekrar Bahnhofstrasse’e bağlandığınızda yukarıda da değindiğim gibi yol boyunca devam ederseniz Zürih Merkez İstasyonuna bağlanıyorsunuz. Zaten tüm ülkeyi gezeceğim derseniz yolunuz mutlaka buraya çıkmak zorunda. Çok büyük bir istasyon, üst ve alt katları var ve alt katı alışveriş merkezi gibi. Üst katında ise Pazar yeri benzeri yiyecek standları bulunuyor. Tabi ki doğal olarak peronlar var :)




Swiss National Museum

İsviçre’nin tarihi ve kültürel yapısını detaylı öğrenmek isterseniz görmeniz gereken bir müze. Zürih merkez istasyonunun tam karşısında bulunuyor.


Lindt & Sprüngli Factory


İsviçre dendiğinde aklımıza çikolatanın gelmemesi imkansız. Dünyaca ünlü bir marka olan Lindt’in fabrikası ve fabrika satış mağazası Zürih’te bulunuyor. Merkez istasyondan yaklaşık 15 dk'lık tren yolculuğu uzaklığında. Trenden indiğinizde navigasyona ihtiyaç duymadan çiklolata kokusunu takip ederek fabrikayı bulabilirsiniz :) Bizim gittiğimiz zaman ne yazık ki fabrika turu yapılmıyordu, biz fabrika satış mağazasında muhteşem çikolataların içinde vakit geçirdik. Tadım serbest :) Ayrıca fabrika satışı olduğu için ürünler hem ucuz hem de taze. Özellikle promosyon ürünler çok çok iyi oluyor hedeiye alacaksanız. Ama asıl çikolata fabrikası turu İsviçre’nin bir diğer ünlü çikolata markası Cailler’in Alp Köylerinden birinde bulunan fabrikasında yapılıyor. (sonraki yazımda bahsedeceğim)












Vaktiniz kalırsa görmeniz gereken diğer yerler ise Hayvanat Bahçesi, Çin Bahçesi, Botanik Bahçesi, yapabileceğiniz alternatif aktiviteler ise Zürih Üniversitesi gezisi, Zürih Gölü çevresinde yürüyüş, Zürih’te bisiklet turu ve oyuncak müzesi gezisi gibi aktiviteler olabilir.

Aşağıdaki haritada ise çizdiğim rotayı görebilirsiniz;




* Haritayı “Sygnic Travel’ın sitesinden kullandım. Ayrıca harika bir uygulaması var. Siz seyahatinizi giriyorsunuz o size gezilecek yerleri, açıklamalarını, nasıl ulaşılacağını, hangi saatlerde açık olduğunu ve ayrıca navigasyon hizmetlerini sağlıyor. Ama online kullanılabilen bir aplikasyon. İnternetiniz yoksa, internet bulduğunuz bir noktada notlar alabilir ya da ekran görüntüleri alabilirsiniz. Şiddetle tavsiye ederim, ben bütün gezilerimde bu uygulamayı kullanıyorum. 


15 Tem 2016

I Amsterdam

23.02.2016

Amsterdam'a bu yıl Mart ayında gittim. Bir şehre gittiğimde ilk olarak kendime şunları sorarım; "burada yaşanır mı yoksa sadece gezmek için mi gelinir? Bir fırsat bulduğumda bir daha gelir miyim?" Amsterdam için bu sorulara verdiğim cevaplar ise "evet burada yaşarım, evet buraya bir daha gelirim, evet burası hem yaşamak hem de gezmek için ideal bir şehir." İnsanlar o kadar rahat ve o kadar mutlu gözüküyorlar ki özenmemek elde değil.

Bu keyifli şehre ulaşmak için bir çok hava yolunu kullanabilirsiniz. Artık sürekli olarak düzenlenen kampanyalar ile yurt içinden daha uyguna bile bilet bulabiliyorsunuz. Uçuş yaklaşık 4 saat sürüyor. Benim gittiğim dönem Brüksel'de meydana gelen üzücü terör olayından 3 gün sonraydı dolayısıyla güvenlik önlemlerinin çok sıkı olacağını düşündüm ancak hiç de öyle olmadı. Hatta bugüne kadar ki en rahat vize kontrolü oldu diyebilirim. Pasaport kontrol noktasına gelene kadar hiç bir güvenlik görevlisi, polis vs görmedik. Kontrol noktasında ise görevli sadece pasaportumuza bir göz atıp "iyi tatiller" (kontrol görevlisi Türk'tü :)) dedikten sonra şöyle bir "ohhh" çektim.

Hava alanından şehir merkezine ulaşmak için bir kaç farklı ulaşım bulunuyor. Eğer otelinizin shuttle servisi bulunuyorsa kullanabilirsiniz ancak bu en pahalı yol olacaktır. Diğer bir yol ise taksiler. Otelimiz tarafın bize Van Delden taksi önerildi. Ya da hava alanının kapısından da taksiye binebilirsiniz. Dam meydanına kadar yaklaşık olarak 45 - 50 Euro tutuyor.

Diğer ve en ucuz olan yol ise trenle ulaşım. Schiphol hava alanından Amsterdam Cenrtal Station'a ulaşabilir, her 10 dk da bir kalkan ve Central Station'a varan trene binebilirsiniz. Bilet fiyatı yaklaşık 7.5 Euro'dur. Central Station'dan şehrin içinde bir çok durağı olan ve bütün turistik noktalara ulaşan tram'e binebilirsiniz. Trenlere bindiğinizde bir Türk olarak alışık olmadığımız ve şaşırdığımız bir durum var ki o da bilet kontrolünün yapılmıyor olmasına rağmen herkesin düzenli olarak biletini alıyor ve kullanıyor olmasıdır. Türkiye'de kontrol edilmesine rağmen kaçak biniş oranlarını düşündüğümde bu durum bana oldukça şaşırtıcı gelmişti. :)

Otel tercihim ise Hotel Estherea. Kesinlikle tavsiye ederim, Dam Meydanı'na sadece 5 dk yürüme mesafesinde ve odaları, konforu muhteşem. Yorumum için booking.com a bakabilirsiniz.

Eveeet şimdi gelelim Amsterdam'da ne yapılır, nerelere gidilir kısmına. Ben gün gün planladığım şekilde sıralayacağım;

İlk gün otelimize yakın yerlerden başladık. İlk durağımız ise Çiçek Pazarı'ydı. Rengarenk, capcanlı çiçeklerin olduğu, şirin mi şirin bir çok çiçekçinin bulunduğu bu sokak içinizi açıyor. Çiçek pazarından bir çok kanaldan geçerek Amsterdam Müzesi'ne ulaşılıyor. Bu bölgede antika dükkanlar, kitapçılar ve turistik restoranlar bulunmaktadır. Yaklaşık 5 dk'lık yürüyüş ile Dam Meydanı'na varılıyor. Meydanda halka açık olan Kraliyet Sarayı'nı ziyaret edebilir. Harika bir giriş salonu var ve tarihi odaları etkileyici. Saray, Kraliyet Ailesi'nin resmi evidir. Kraliyet Sarayı'nın yanında Yeni Kilise bulunuyor.

Dam Meydanı'nda Madame Tussauds bulunuyor. Londra'daki kadar büyük olmasa da çok eğlenceli bir aktivite. Ayrıca The Amsterdam Dungeon için de Madame Tussauds'a girerken bilet alabilirsiniz. Balmumu Müzesi'ni ziyaret ettikten sonra işkence müzesine giderek çok eğlenceli aynı zamanda da heyecan verici + korku dolu vakit geçirebilirsiniz.

İkinci gün ise sabahın erken saatlerinde Anne Frank Evi'ni ziyarete gittik. Sabahın erken saati diye özellikle altını çizmek istiyorum çünkü o saatte bile müzeye giriş için yaklaşık 1 km'den uzun bir sıra vardı. Amsterdam'daki en yoğun ziyaret edilen yer diyebilirim. Ama buna değer mi derseniz kesinlikle değer. Anne Frank 2. Dünya Savaşı sırasında 2 sene boyunca Nazi işgali sırasında o evde saklanmış ve o sırada yaşadıklarını yazmıştır. 12-14 yaşları arasında yazdığı bu günlük daha sonra babası tarafından paylaşılmıştır. Anne Frank ise 15 yaşındayken hayatını kaybetmiştir. Hüzünlü bir hikaye ve hüzünlü bir ev :(

​Anne Frank Evi'nden muhteşem kanal manzarası eşliğinde yürüyerek bir çok yeri gezebilirsiniz. Yürümek dışında şehrin bir çok turistik bölgesine ulaşan Tram'ları tercih edebilir ya da bisiklet kiralayabilirsiniz. Bisiklet demişken Amsterdam'da en çok görebileceğiniz şey bisiklettir. Sanırım orada yaşayan herkesin bisikleti var ve ulaşımlarını sadece bisikletlerle sağlıyorlar. Özellikle çocukları ile bisiklete binen kadınlar çok hoş. Önde ve arkada bulunan bebek koltuklarına çocuklarını oturtuyorlar, çok sempatik bir görüntü ortaya çıkıyor. :)

Yürüyerek Rembrandtplein Meydanı'na ulaştık. Hollandalı ünlü ressam Rembrandt'in heykelinin bulunduğu meydan özellikle geceleri çok renkli ve hareketli oluyor. Meydanda bulunan cafelerden birine oturabilir bir kahve molası verdikten sonra yürüyerek Amsterdam City Hall'e ulaşabilirsiniz. Burada tiyatro binası bulunmaktadır.

Müzelerin bulunduğu "Museum Quarter ya da Museumplein"ne ulaşmak için bu sefer tram'ı tercih ettik çünkü o kadar da yürüyemezdik :) Bu bölgede küçük büyük bir çok müze bulunmaktadır. Tam 1 günü bu bölgede geçirebilirsiniz. Sabah erken saatlerde giderseniz çok fazla sıra beklemek zorunda kalmazsınız. Görülmesi gereken müzeler listesinde ilk sırayı Van Gogh Müzesi almalı. Modern bir bina içinde Van Gogh'un harika eserleri sergilenmektedir. Aynı zamanda o çağlarda yaşamış olan Rodin, Gaugin gibi sanatçıların da eserlerini görme şansını yakalıyorsunuz.

Ziyaret edilecek diğer müze ise Rijksmuseum. Ünlü sanatçıların eserlerinin yanı sıra müze Hollanda'nın en büyük sanat tarih kütüphanesini de içinde barındırıyor.

Ziyaret ettiğimiz diğer bir müze ise "Diamond Müzesi"ydi. Işıltıdan ve ihtişamdan gözleriniz kamaşıyor. 5 katlı bir binada çok eski tarihlerden beri bu işi yapan bir aile tarafından açılan bu müzede çok ilginç parçalar bulunuyor. Öncelikle ilk katta elmasın ışıltılı yolculuğuna ait bir bilgilendirme filmi ardından tarihi ve elmas kesimlerini görüyorsunuz. Üst katlarda ise elmastan yapılmış çeşitli eşyalar göreceksiniz. Mesela elmastan yapılmış bir raket gibi :) Van Gogh'un Starry Night tablosunun da elmastan oluşan bir versiyonu müzede sergileniyor. Bir üst katta ise çeşitli milletlerin kraliyet ailelerine ait parçalar sergilenmektedir.

Müzeleri bitirdiğinizde muhtemelen çok yorgun olacaksınız. Yorgunluğunuzu atmak ve nefes almak için Vondelpark'a doğru ilerleyip dinlenmelisiniz. Oldukça geniş bir alana sahip bu parkta göletler, ağaçlar ve çiçekler bol miktarda bulunmaktadır. İçerisinde bir kaç tane cafe ve restoran bulunmaktadır. Burada dinlendikten sonra parkta yürüyüş yapmanızı tavsiye ederim.

Amsterdam'da geceleri gezilecek çok fazla yer var. Bunlardan en ünlüsü ve en özgürlükçüsü tabi ki RedLight District'ir. Buraya gitmeden bilmeniz gereken ise fotoğraf çekimine izin verilmiyor oluşudur. Red Light adını kırmızı ışıklı pencereler ve mağazalardan alıyor. Buralarda müstehcen şovlar, müzeler ve sergiler bulunuyor. Ayrıca Red Light'ta yasal uyuşturucu satımı yapılıyor. Yani Hollanda'nın özgür ve keyifli ruhu burada diyebiliriz. :) Ek olarak Çin mahallesi de bu bölgede bulunuyor.

Gece gezileri için diğer adres ise De Pijp'dir. Bir çok bar, restoran ve gece kulübünün bulunduğu bu bölgede ayrıca alışveriş yapılabilir mağazalar ve butikler de bulunmaktadır.

​Amsterdam'a gitmişken Volendam'ı görmeden gelmek olmazdı. Amsterdam central stationdan kalkan 316 numaralı otobüsle yaklaşık 40 dk süren bir yolculukla ulaşabiliyorsunuz. Tek bir bilet alıyorsunuz ve dönüş için de aynı bileti kullanabilirsiniz. Volendam 2 katlı şirin evlerin bulunduğu oldukça sessiz ve sakin bir kasaba. Evlerin, küçücük ve şirin bahçe süsleri ile süslenmiş bahçelerini gördüğünüzde bayılacaksınız. Kasaba ile ilgili dikkatimi çeken bir nokta ise çok temiz oluşuydu. tek bir çöp ve hatta toz tanesi bulamazsınız :) Kasabanın mini minnacık bir merkezi var ve burada peynir müzesi ile Hollanda'nın meşhur tahta ayakkabı yapımını izleyeceğiniz müze bulunmaktadır. Sahil boyunca yürümek, burada bulunan minik dükkanları gezmek yapılacaklar arasında.

Volendam kasabasının dışında bulunan yel değirmenini görmek için biraz yürümeniz ya da otobüse binmeniz gerekiyor. Ya da Marken'e gidebilirsiniz orada bir çok yel değirmeni bulunuyor.

Amsterdam'daki son günümüzde ise kanal turu yaptık. Kişi başı 10 Euro civarında tabi ki yemek çeşidine, saatine göre daha pahalı olan turlar da bulunuyor. Amsterdam seyahatimiz boyunca gezdiğiniz tüm yerleri kanallar üzerinden görmek harika. Yaklaşık 1 saat kadar sürüyor ve geçtiğiniz yerler hakkında bir kaç dilde bilgi veren anonslar yapılıyor.

Kanal turu sırasında öğrendiğim ilginç bir bilgi ise kanal üzerinde bulunan bir çok yüzen ev olduğu ve burada yaşayanlar olduğu. Evler çok küçük sadece 1 oda, küçük banyo, mutfak ve terasları var ama dekorasyonları harika.

Amsterdam seyahat notlarımdan şimdilik bu kadar, yeniden Amsterdam'a gitmek dileğiyle .

17 Şub 2016

Avrupa'da Sonbahar: Prag'ı Gezmeye Devam


Çek Cumhuriyeti'ndeki ikinci günümüze Karlovy Vary'de başladık. Karlovy Vary "James Bond Casino Royal" filminin çekildiği yerlerden birisi. Filmi izlediyseniz, gittiğinizde hatırlarsınız. 







Ayrıca Karlovy Vary International Film Festival'a ev sahipliği yapıyor her sene. İlk olarak dikkatinizi çeken şey ise bazı meydanlarda oraya giden ünlü isimlerin gidiş tarihleri ve isimlerinin yazdığı taşlar.




Karlovy Vary dünyanın en ünlü kaplıcalarından biridir. Orada konaklayan nüfusun yaş ortalaması 65. Otelde kalmak istediğinizde size paketler halinde kürler veriyorlar ve bu paketler minimum 1 haftalık. Kısa süreli konaklama imkanı kısıtlı. Doğası harika, etrafı yemyeşil (biz gittiğimizde turuncuydu) ormanlarla kaplı. 

 

Buranın ilginç keşfedilme hikayesi var; Kral IV. Karl avlanmaya çıkıyor, köpeği avı kovalarken suya düşüyor ve bu suyun kaynar su olduğu görülüyor. Köpeğin düşmüş olduğu bu yer bir bina içerisinde ve su oldukça tazyikli. 









Toplamda 12 sıcak su kaynağı var ve derece derece. Derecelerine göre bir çok çeşme yapılmış ve buralardan içebiliyorsunuz. Çok sıcak olduğu için oraya özgü ibrikli bir bardak yapılmış böylece daha rahat içebiliyorsunuz. Suyun tadı iğrenç. Demir ağırlıklı olduğu için ağzınızda çok iğrenç bir tat bırakıyor. Ben 2 damladan fazla içemedim. 





Atatürk Karlovy Vary'de tedavi görmüş ve kaldığı otelde isminin yazılı olduğu bir tabela var.


Karlovy Vary'de de bir çok hediyelik eşya satan dükkan bulunuyor. Hatta sahibi Türk olan kristal eşyalar ve takılar satan bir dükkan da var. 

Karlovy Vary'de ilginç bir şekilde kağıt helva ünlü. Oldukça ince ve  sıcak. Her tatta bulabiliyorsunuz benim favorim tramisulu ve fındıklı olandı. 

Prag Karlovy Vary arası yaklaşık 1,5 saat sürüyor. Öğlene doğru Prag'a geri döndük. Charles Köprüsü'nde kaldığımız yerden devam ettik. İlk olarak "Dans Eden Ev" e doğru yol aldık. Charles Köprüsünden şehir merkezine olan tarafa doğru ilerleyip sol tarafa doğru dönüyorsunuz ve 2. köprünün karşısında Dans Eden Evi görebiliyorsunuz. Aslında ev, dans ediyormuş değil de gövdesine darbe almış ve kıvranıyormuş gibi duruyor :) 


Dinlenmek için Vltava Nehri üzerinde bulunan adacıklara gidebilirsiniz. Temiz, düzenli, sakin. Kahvenizi alıp bir bankta ya da nehrin kenarındaki oturma alanlarında oturabilirsiniz. 









Yeterince dinlendikten ve temiz hava aldıktan sonra bir de tekne gezisi yapalım dedik. Bir kaç tane gezi firması var, Her yarım saatte bir turlar düzenleniyor yaklaşık 30 dakika ile 45 dakika arasında değişiyor. Fiyatı 250 çek kronu yani 10 euro ya geliyor. Bu hesaplamalarla orada beynimize yoğun jimnastik yaptırdık. "ıııııı şimdi 1 euro 27 kronsa 90 kron kac türk lirasıdır" (404 brain not found) 

Bu arada konusu gelmişken Çek Cumhuriyet'i Çek Kronu kullanıyor. Oraya gittiğiniz güvenilir bir döviz bürosundan çevirmelisiniz. Hesabınızın kuvvetli olması gerekiyor. 

Tekne turumuza geri dönersek biz akşam saatlerini tercih ettik, nehir üzerine şehrin ışıklarının yansıması büyüleyici bir görüntü yaratıyor. Tekne turu sırasında yapmanız gereken charles köprüsünün altından geçerken dilek dilemek. Bu dilek dileme olayları tamamen uydurma, bugüne kadar hiç birinin tuttuğunu görmedim ama işte gelenek belki bu tutar diye diliyorsunuz işte :) Siz de dileyin sakın atlamayın :)


Akşamları Eski Meydan çok renkli ve hareketli oluyor. Sokak müzisyenlerinin müzikleri renkli dans şovları sürekli devam ediyor. Meydana yakın bir cafe ye oturabilir ve eğlenceli vakit geçirebilirsiniz.

Prag'a sevgilerle diyerek Prag gezi yazımı burada sonlandırıyorum. Birden bire bitirdim yazıyı :)